21 Ocak 2010 Perşembe

Sinemanın Geleceği Üzerine Düşünceler

Lumiere Kardeşler’e ithaf edilen icat, bugün belki de en yaygın, en küresel sanat dalı olarak etkisini artırmaya devam ediyor. Elbette ki sinemadan faydalanan televizyon anlatılarını hesaba katmazsak...

Fotoğrafların saniyede yirmidört kere çekilip arka arkaya getirilmesi sonucu sinemanın varlığını borçlu olduğu ilk illüzyon oluşur: İnsan, arka arkaya çekilen bu fotoğrafları kesintisiz algılar. Hayatın sürekliliği gibi akıp giden bu görüntüler, insanın kendi gözüyle görmesini andıran bir durum yaratır. Sinemayı sinema yapan ikinci illüzyon ise kurgudur. Sürekli akmakta olan iki görüntü parçası arka arkaya getirildiğinde, insan bu iki görüntü parçasını ontolojik bir sıralama gibi algılama eğilimindedir. Bir ağacın dibinde, gölgede oturmuş bir adam görüntüsünün hemen arkasından aynı adamın çok daha yakın ölçekte yüzünü gördüğümüzde bu iki durumun ardışık vuku bulduğunu düşünürüz. Bu kurgudur. Kurgu bir illüzyondur. Gerçekte iki görüntünün kaydedildiği gerçek zamanların ardışık olma zorunluluğu yoktur. Bu illüzyon hareketli görüntülerle bir öykü anlatılabilmesi imkanını doğurur.
Hal böyle olunca hayatı taklit eden ardışık görüntüler, hayata ait hangi parçaları taklit edip hangilerinin edilmeyeceğine karar veren sanatçı bakış açısıyla birleşince ortaya sinema çıkar. Kamera insan gözünün görmediği ölçeklerde ve açılarda olaylara tanıklık edebilir. Kayıt ortamı olan filmin kameradan geçiş hızına bağlı olarak olayları daha yavaş veya daha hızlı görebilir. Bir demiryoluna uygun bir şekilde yerleştirilen ve üzerinden son sürat geçen bir lokomotife ait görüntünün, sinemanın ilk zamanlarını yaşayan seyirciler için dehşet verici bir deneyim yaşatacağını tahmin edebiliriz.
Kısacası “kurgu” sinema sanatını var eden ilk atılımdı. Kurgu olmasaydı sadece hareketli görünen fotoğraflarımız olacak, bugün “plan” adı verilen tek görüntü parçası, bir öyküyü ne kadar anlatabiliyorsa o kadar anlatım gücüne sahip olacaktı. Bugün bazı film yönetmenleri uzun planlar kullanarak, yani kesme adını verdiğimiz, görüntü parçalarını birbirinden ayıran kurgu imkanını bilinçli olarak az kullanmaya çalışıyorlar. Bu sayede kurgusu olmayan hayatı daha iyi taklit ediyorlar. Angelopoulos’un, Tarkovsky’nin uzun planlı filmleri, DePalma’nın Snake Eyes filminin açılış sahnesi, Hitchcock’un “The Rope”u bu duruma örnek olarak verilebilir. Kurgunun sıklaştırılması ve ya seyreltilmesi, zamanı reel zamana kıyasla genleştiren ya da hızlandıran bir anlatım imkanı olarak sinemacıların en büyük kozlarından biri...
Sinemanın, kurguyu bir öykü anlatma aracı olarak kullanmasının ardından devrim niteliğindeki en büyük değişim görüntüyle birlikte sesin de sinema filmleriyle birleştirilmesi oldu. Seyircilerin, oyuncuları ve filmi çekilen dünyayı sadece görerek izlemesinin ötesinde artık oyuncuların konuşmaları, müzik, doğal ortam sesleri de filmlerin izlendiği ortamlara taşınmış oluyordu. Bu; öykü anlatma konusunda pek açıdan sinemacıların işini kolaylaştırdığı için kimi sinemacılar sesli sinemanın ortaya çıkmasıyla sinema sanatının öldüğünü bile düşünmüşlerdi. Artık görüntü diliyle, kurgu imkanlarıyla bir öykü anlatmak yerine aktör ve aktrislere olan biten hakkında konuşmalar yaptırabilen sinemacılar, sinema sanatında ister istemez bir dönüşüme imza attılar. Sinemayı bir görüntü sanatı olarak algılayan sinemacıların sayısı gittikçe azaldı. Halen de azalmakta. Konuşan fotoğraflara dönüşen sinema sanatı “ses” sayesinde hem deformasyona uğradı hem de yaygınlaştı.
Sesli sinema devriminin ardından bir teknolojik gelişme daha sinemada büyük bir değişim yarattı ama, bu değişim sesli sinamanın icadı kadar köklü bir değişiklik değildi: Renk. İlk zamanlarda çekilen tüm filmler siyah, beyaz ve grinin tonlarıydı. Ama 50’li yıllara doğru renkli filmler yaygınlaştı ve daha çok seyirci çeker oldu. Aslında ilk renkli film 1926 yılında, hem de sesli filmden bir sene önce çekilmişti.
Öte yandan sinema sanatı seyirci için var olan bir sanattı ve bu sebeple bir endüstriye dönüşmesi uzun sürmedi. Dünyanın her yerinde, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde kitlelerin beğenileri, sinema sanatındaki ana akımları belirleyen faktör oldu. Ana akımların dışında deneysel sinemacılar, yeni anlatım imkanları ve türler deneyen sinemacılar her zaman var oldular ve ana akımı beslediler. Örneğin Bunuel, Godard ve diğer tüm yenilikçi ve marjinal sanatçılar... Hala da beslemeye devam ediyorlar. Bu sayede sanat filmi ve gişe filmi gibi basit ayrımlar oluştu.
Bugün bulunduğumuz noktada sinema sanatını evrilmeye devam ediyor. “Görüntü”, kitap ve yazılı kültür üzerinde gittikçe daha fazla güç kazanıyor, popüler kültürün en önemli kısmını oluşturuyor. Dijital teknolojilerin gelişmesi sayesinde sinema sanatı, tıpkı sesli sinema devriminde olduğu gibi büyük devrimlerin eşiğinde olabilir. Peki sinema sanatını gelecekte bekleyen devrimsel değişimler neler olabilir? Bir bilimkurgu yazarı gibi davranıp bazı fikirler ortaya atarsak kimse bizi ayıplamaz diye umuyorum...
1-      Üçüncü boyut. Bugünlerde gözlük sayesinde yaşatılan yalancı bir üç boyut hissinin gerçek anlamda üçüncü boyuta dönüşmesiyle sinema sanatının etkisinin artacağını ve devrim niteliğinde bir değişim olacağını söyleyebiliriz. Asimov’un “astro-simulatör”ü gibi, insan beyninin görme merkeziyle doğrudan etkileşime geçen bir sistem sayesinde seyircinin gerçek bir mekanda oyuncuların arasında bir ruh, bedeni olmayan gözlerden ibaret bir gözlemci gibi anlatılan bir öyküye tanıklık ettiğini düşünün. Gerçek anlamda üç boyutun son noktası beynimizin gerçek evren yerine simüle evreni algılaması olsa gerek. Öte yandan bu son nokta olabilir, öncesinde bir televizyon boyutlarından bir tiyatro sahnesi boyutlarına kadar derinlikli ekranlar düşünebiliriz. Ya da Obiwan Kenobi’nin Prenses Leia’ya R2D2 ile ilettiği mesaj gibi hologramların üçüncü boyutu sinemaya katacağını hayal edebiliriz. Her halukarda izleyici açısından heyecan verici olduğu kadar sinema sanatını da kökten etkileyecek bir değişim olacaktır.
2-      Telif hakları konusu ve endüstriyel sinemanın zayıflaması olasılığı. İnternet sayesinde endüstriyel sinemanın gelirleri düşmeye devam ediyor. İzinsiz ve korsan kopyalama film yapımcılarını büyük zararlara uğratmaya devam ediyor. Bu durumun önüne geçmek de, en azından kısa vadede pek mümkün görünmüyor. Öte yandan Radiohead 2007 yılında In Rainbows adlı albümünü internetten gönüllü bağış karşılığında paylaşıma açtı. Dileyen kişi albümü indirirken sevdiği rock grubu için bağışta bulunabiliyordu ama bir ödeme yapma zorunluluğu yoktu. Radiohead grubu ilk defa bir yapımcı ve dağıtımcı olmadan bir ürününü interneti kullanarak kendisi dağıtmıştı. Thom Yorke, Radiohead'in In Rainbows'un internet üzerinden satışından elde edilen gelirin, grubun önceki albümlerinin hepsinin internet üzerinden yapılan satışlarının gelirinin toplamından daha fazla olduğunu ifade etti. Bir rock müzik grubu bunu başarabiliyorsa bir film yapımcısı neden başaramasın diye düşünülebilir ancak konu gerçekte bu kadar basit değildir. Küresel anlamda bilinirlik için hala geleneksel mainstream – ana akım medyaya ihtiyaç duyuluyor. Film yapım bütçeleri dijital kameralar ve kurgu imkanlarının yaygınlaşması sayesinde ucuzlamış olsa da henüz Radiohead’in elde ettiği başarı benzeri bir başarı için yeterince ucuzlaşmadı. Geleneksel anlamdaki ortalama yüz yirmi dakika süreli sinema filmlerinin bugün için internetten dağıtılıp yapımcısına geri kazanım sağlaması olasılık dışı görünüyor. Öte yandan geleneksel sinema filmi biçimine bağımlı kalmazsanız her şey bugün de mümkün. Nitekim çok sayıda sanal dünya başarı hikayesine her geçen gün yenileri ekleniyor. Youtube gibi sitelerde dizi film formatında kısa metraj amatör işler büyük sayılarda seyirciler çekebiliyor. Bugün “bağımsız sinema” adı verilen sinema türü de endüstriyel sinemaya verilen bir tepki aslında. Ve bu tepki her geçen gün küresel ağ sayesinde daha güçlü ve farklı bir hale de bürünebilir. Bu, sinema sektörünün devleri için bir kıyamet senaryosu olsa da sinemanın evriminde rol oynama ihtimali olan senaryolardan biridir. Bu değişim karşısında sektörün devleri de herkesin kolaylıkla yapamayacağı büyük bütçeli, görkemli ve yalancı üç boyutlu filmlerle ayakta kalmaya çalışmaya başlamıştır bile.
3-      İnteraktivite. Evet, sinema filmleri gelecekte interaktif olabilir mi? Bu aslında bugün ciro olarak sinema endüstrisini geride bırakan oyun endüstrisi ile sinema endüstrisinin bir anlamda birleşmesi anlamına geliyor. Her izleyicinin kendi tercihleri ile şekillenen, dinamik senaryolar, olasılık labirentleri arasında üretilen mimetik evrene müdahele edebilme gücü kazanan seyirciler, sinema sanatında ses devriminden daha büyük bir devrim olmaz mı?
Gökhan Yorgancıgil